navigation

“Babam Babam” December 5 2007

Posté par Oyhan Hasan Bıldırki dans : Kitaplar , trackback

      “Babam Babam”[1] bir ağıt, bir aldanış, bir yanış. “Babam Babam”, bir eyvah türküsü…
      33 yıl sonra yeniden, büyük bir keyifle okuduğum kitapta; “Bir Soygun, Deeeh… Deh, Yol Boyunca, Teslim Bayrağı, Gelin Ablam, Kaçak, 137 Hüseyin, Kınalı Bozgununda, Doktor İlya, Kütükler” adını taşıyan on hikâye ve konularının en can alıcı bölümlerini resmeden on desen yer alıyor.
      “Babam Babam”, benim de kendisini yakından tanıdığım Mahmut ÖZAY’ın çocukluk ve ilk gençlik dönemindeki anıları üstüne kurulmuş bir hikâye kitabı. Bütün hikâyelerde olaylar, asıl kahramanlar baba, anne, abla, yazar ve “Topal Kadın / eşek” etrafında gelişiyor. Olaylara karışan diğer kişiler, bu hikâyelerin tuzu, biberi. Kurtuluş Savaşı günlerinde Aydın yöresinde gelişen olayları anlatan kitapta, yalnızca “Kınalı Bozgununda” adlı hikâyede, Balkan Savaşı’nda Sırplara karşı açılan cephe ve “Manastır” bizi, dışarıda bıraktığımız topraklara götürüyor. Balkan bozgunuyla uğradığımız acı günlerin yankısıyla, ABD-Irak Savaşı arasında köprüler kuruyor, Iraklının ıstırabını daha iyi anlayabiliyoruz. Sıcak savaştan göz bebeklerime mıhlanıp kalan bebelerine kol kanat germeler, el başta kilitlenmiş yürüyüşler, yağmalar, denklerini bağlayıp kurtuluşu kaçmalarda sanmaları anlatan kalın hatlı çizgileri “Babam Babam”da da görüyoruz. Demek ki gözyaşı, kirletilmiş her çağın işareti. Yazarın deyişiyle: “Yol bizimdi ve biz de yolun!.. Neden seçmişti sanki babam bu yolu?..” (Yol Boyunca, s.35)
      “Neden seçmişti sanki babam bu yolu?..”
      Her şey, bu soruda gizli. Bu soru, çağına ayna tutan Özay’ın da baş meselesi. Küçük ama sarsıcı düğümleri çözmeye çalışan yazar, anılarının baskısıyla ayaklanan gözlemlerini sergilerken, hem yaşadığımız coğrafyanın tapusunu çıkarıyor, hem folklorik öğelerimizi de unutmuyor:
      “İskele önünde bir kara bulut
      Ana ben gidiyom sen beni unut
      Asmağa götürdüler bir babayiğit
           Kanmaz uykulara yattım kaldırman beni
           Ben de bir aslanım öldürmen beni”
                                                (Kütükler, s.116)
      “Babam her akşam eve bir demet otla geliyordu; bazan yeşil arpa, bazan yonca, bazan ayrık. Ve hemen bir tutam onun önüne koyup “kızımlı, yavrumlu” konuşmalara başlardı. Kırık ayağı için de katranlı, ziftli, ağır kokulu ilâçlar getirmişti; iki günde bir, sıcak su ile, yassı söğüt tahtalarına sarılmış olan ayağı temizler ve bu ilâçlardan sürerken annem, ya yine mutfak kapısından, yahut sofanın tırabzanlarından mırıldanarak iğnelemelerine başlardı:
      “Tövbeler olsun benim ayağıma bir şey olsa böyle bakmaz bu adam! Yoncasından, hasılından getirir, döker topal sıpanın önüne de, kendi sofrasına bir soğukluk getireyim demez!..”
                                            (Deeeh… Deh! s.19)
      “Babam Babam”, bir kaynak. Kabına sığamayıp gürül gürül kaynıyor. Daha çok anılarını kendisine mihenk taşı olarak seçen Özay, aslında nehir romanın kapılarını zorluyor. Sanırım asıl mesleği öğretmenlik olan yazar, zamansızlık tuzağına yakasını kaptırmış, hikâye anlatmanın dişlilerine takılmış.
      Özay, “insan”ı iyi tanıyor, tanıtıyor. Onun insanları, her yerde, her zaman örneklerini sık sık gördüğümüz tipler. Gurur, böbürlenme, adamdan sayılma, kendine güvenme, iğneleme, azıcık da olsa meydan okuma, sımsıcak bir anlatımla karşımıza çıkıyor:
      “Bir zamanlar bu bölgede asayiş üzerine görevliymiş babam. Ama öyle karakol kumandanı olarak falan değil; Saltanat devrinin bir nevi uzlaştırıcı elamanı olarak dolaşırmış köylerde. Kendi anlatırdı: “Hey oğulçem, köy odasına girip de duvara martinimi astım mı, suspus olurdu herkes! İzmir Paşasının adamı derlerdi. Ufak tefek anlaşmazlıkları dâvalık etmeden hallediverir geçerdim. Ooh, Sarıkışla’da ber erkân çavuşu idim be!. Atmadım mı imzamı bir kontrata, satın alınamazdı hiçbir şey.” Sonra geçerdi nasıl, neden on sekiz yaşında gönüllü olarak askere gittiğine. Anlatırdı neden kızmış hacı babasına. Terhis edilince de gitmemiş memleketine, öyle bir görev verilmiş işte ona. Kıral gibi dolaşırmış.”
      “Ya oğulçem, derdi, imzam olmadı mı bir kararda. Ekmek bile yiyemezdi koca kışla!. Serçavuştum ben, asker adınaydı benim bastığım imza…”
                                             (Bir Soygun, s.4-8)

      Örneklerine benim de dokunmadığım bazı yazım hatalarını yok sayarsak, Özay’ın dili sağlam. Yazar anlatım akıcılığını tanıdık, bize sıcak, dost kelime ve deyimlerle sağlıyor: “Tahanlı-peynirli pide, cincibirli gazoz, düzül yola yavaş yavaş, salıvermiş yakasını, irim dedikleri daracık yol, pazarcılar, hayvanlarının çılbırları, soyguncubaşı, fayızcılık, kamayı kınına koymak, semer, gürbüz zeybekler, su küpü, devlet damızlığı, eşek çobanı, ahır, karanfil saksıları, yular, Tapıcının oğlu gibi avaralaşmak, tokalaşmak, çingene gibi çardak kurmak, kuyu, tıs kesilmek, iki baş soğan koymak, gebre, yalın ayak başıkabak, gencer topluluğu, çivi ile kanırtıp kırmak, beş-on karık sebze, incir bahçesi, kırmızı testiden maşrabayla su vermek, aşı-ocağı ayrılmak, sini, sofra bezi, çalı çırpı yakmak, hayrat su küpünden dibi delik maşrabayla su içmek, cıvıklık etmek, aşdamı, çitlenbik ağacı, dut ağacının altına kilim yaymak, kırmızıbiber ve zeytinyağı ile karıştırılmış çökelek.”
      Bu kelime ve deyimlerin altını kazırsanız, kare kare eski Aydın fotoğraflarına rastlarsınız.
      “Çiftlik Köyü gerçekten -o eski deyimle- hınca hınçtı… Köyün içinden geçen cadde ve bütün sokaklar dopdoluydu yorgun, bitkin, bezgin, hasta ve sakat, korkak insanlarla. Bir dayanışma görülmüyordu Aralarında; sanki herkes talihlerine olduğu kadar birbirlerine de küskündü, bir içgüdüydü onları itip kakan, yürüten!.. (s.45) diye başlıyor “Teslim Bayrağı”.

      Kalabalığın arasında dolaştıktan sonra geri dönen baba ve oğlu, yedekledikleri eşekle birlikte kırmızı mumla mühürlenmiş asma kilitli resmî binanın önünde duruyor (Düyûn-u Umûmiye Anbar Memurluğu). Hiçbir vatandaş, bir devlet dairesinin basamağıdır diye, merdivenlerini olsun işgal etmemişler. Bizimkiler, burayı kendilerine mesken bellemişler. Köpekçi Nuri Efe, Nazilli ve Kuyucak’ı bir tek ev kalmamacasına yakan Yunanlılardan ve kendilerinin onlardan aldıkları öçten söz ediyor. Ortalığı tarrakalar basıyor. Herkeste “Yunan geliyor!” korkusu var. Ananın ayağı bertik, davul gibi şişmiş. Bildiği duaları okuyor, medet bekliyor. Halk panikte, atı alan Üsküdar’ı aşıyor. Kahramanlarımızın yeniden yola çıkma güçleri yok. Baba, aklına gelen düşünceyi uyguluyor. Çıktığı merdivenin üst basamağından geride kalan çaresiz halka sesleniyor, aralarından kendisi başta olmak üzere üç temsilcinin seçilmesini istiyor. Teslim bayrağı açılacak, Yunan’dan aman dilenecek. Ne var ki açılan teslim bayrağı indiriliyor. Panik sebebi olan durum anlaşılıyor. Meğer Menderes kenarındaki ateş almış kargılar, duydukları çatlayıp patlamaların sebebiymiş. Geride kalanlar bayram ediyor, Hasan Efendi’yi (baba) kahraman olarak selâmlıyorlar.
      Baba, Anbar’ın kapısını kanırtıp açıyor, bir odasını ailesiyle işgal ediyor. Diğer odalara da başkaları yerleşiyor. Tutanaklar tutuluyor. Topal eşeğin bile keyfi yerinde. İki üç gün sonra beli tabancalı, elinde kamçısı, çizmeli bir adam çıkıp geliyor. Resmî dairenin kapısın kırıp açanları, işgalcileri sorguluyor. Baba, suçu üstleniyor. Birlikte konuşmak için kahveye gidiyorlar. Baba, cebinden çıkardığı tutanağı Kontrol Müfettişi’ne uzatıyor, ambarın muhafaza altında olduğunu söylüyor. Adamla anlaşıyorlar. Bir hafta sonra babaya bir yazı geliyor:
      “Dûyun-u Umumiye Bölge Göğeri memurluğuna atanmanız için gerekli belgeleri göndermeniz, bu konuda başka bilginiz varsa bildirmeniz rica olunur.”            
                                           (Teslim Bayrağı, s.52)     
      Görüldüğü gibi bu hikâyede iki nirengi noktası var: Karşılaşılan sürpriz ve umulmayan bir sonuç. Mizahî öğelerle süslenen hikâye ilgi çekici. Yunan geliyor korkusu, tutuşan kargıların çıkardığı sesle kucaklaşıyor, kurtuluşun sebebi oluyor. Bazen de savaş içinde bile talih, adamın yüzüne gülebiliyor.
      Öyle de; şu kare önemli:
      “Gâvur ölülerinin üstünde biten otları Müslüman eşekleri yerse günah olur mu?” diye, eve gelince babama sordum.
      “Gâvurluk, Müslümanlık toprağın üstündedir; bizim icadımızdır, hey oğul, dedi, toprağın altına girince ne gâvurluk kalır, ne Müslümanlık!.. Hep kavgaların bir başı da bu ya!”
                                      (Deeeh… Deh! s.20)

      Kavgaların bir başı?
      ABD-Irak Savaşı’nın da sebebi, bahanesi değil mi acaba?
      Demek ki insan, okudukça çok şey öğreniyor.
   
      Oyhan Hasan BILDIRKİ
     
      [1] Babam Babam / Mahmut ÖZAY /
      Karınca Matbaacılık ve Ticaret Kolektif Şti / 128 s. /
      1970-İZMİR    

Comments»

pas encore de commentaires

Leave a Reply

l'Algérie au quotidien |
AGENCE ROYALISTE D'INFORMATION |
Sahraouis libres |
Unblog.fr | Créer un blog | Annuaire | Signaler un abus | St Maximin la Ste Baume que...
| inspecteurjjc
| SAINT DENIS D'AVENIR